27 Nisan 2014 Pazar

İZNİK

İznik ve Köyleri Kültür Gezisi aslında benim pek de alışık olmadığım ve de çok hoşlanmadığım bir gezi çeşidiydi. Çünkü gezi boyu yürümeden bir midibüs vasıtasıyla yol alacak bol bol yiyip içip alışveriş yapacaktık. Yemek yemeyi, değişik tatlar denemeyi severim ama bu tıka basa yemek yemem gerektiği anlamına gelmiyor. 
Yürüyüşün olmaması da huysuzluk yapmam için iyi bir sebepti. Ama söz vermiştik ve katılımcı listesine adımızı yazdırmıştık bir kere. 60 kişilik bir grupla yola çıkacağımızı düşünürken Meteorolojinin berbat ve yersiz yanlış tahminleri ve yağmur yağacak haberlerinin neticesinde bir çok vazgeçiş oldu. Laf aramızda ben de vazgeçecektim ama bizim grubumuz 8 kişiydi ve bizim vazgeçmemiz katılımcıları olumsuz etkilerdi. Çağırıp da sonrada vazgeçmek ayıp olurdu. Ve biz geriye kalan sebatlı 44 taife olarak yola koyulduk bulutlu bir İstanbul sabahında.






Sırada lezzet durakları vardı , ilk önce “katırlı zeytinleri” satış noktasına uğradık. Zeytinlerin lezzeti görünümü mükemmeldi. Gruptaki hemen hemen herkes enaz ikişer kilo zeytin aldı. Satıcı bey :) zeytin/yağ karışımı hazırlamış, köy ekmeğine banarak bol bol yedik. İkinci durağımız ise Gemiç köyü girişindeki zeytinyağı imalathanesi idi. Köy yolunda kazılmış olan zeytin bahçeleri leylekler ile doluydu. İmalathanede 0,8 asit derecesinde zeytinyağları tattık. Fiyatı çok uygun olduğu için 2 kilo yağ aldım ama tatları benim Zehra Mumcu Hanımımın üretimlerine yaklaşamaz bile. 



Daha sonra Gürle köyüne geldik. Henüz acıkmamıştık ve canım hiç yemek istemiyordu. Ama program buna göre yapılmış. Köylü kadınların hazırladığı tarhana çorbası ve bulgur pilavını tabaklara koyduk. Kızarmış köfte, domates salatalık, beyaz peynir ve helva da yemek tabağımızda yerini almıştı. Tarhana çorbasının kıvamı iyiydi ama ben sevmem. Yarım bıraktım. Bulgur pilavında deterjan tadı vardı her halde piştiği tencereyi iyi yıkamamışlar. Aç kaldım diyemeyeceğim zaten canım istemiyordu. Neyse yemek faslı bittikten sonra yola koyulduk. 













 Tekrar yola çıktık. Burası erken dönem Bizans ve Osmanlı eserleri açısından çok zengin olan İznik.
   İlk olarak İznik gölü kıyısındaki büyük Doğu Roma imparatoru ve aynı zamanda da İstanbul’un gerçek kurcusu olup adını da bu kente veren Büyük Konstantin’in 320’li yıllarda yeni din olan Hıristiyanlığı kabul ettiği konsulün yapıldığı antik Senato Sarayı binasına gittik. Senato sarayı dediğime bakmayın burada gölün içinde birkaç temel gördük sadece. Sonrasında kentin kuzey kapısı olan Lefke Kapı’ yı gördük. Kazılar ile 2000 sene öncesinin gerçek kent zemininin ortaya çıkarıldığı bu kapı ve surlar oldukça ilgi çekici idi. Ünlü antik dönem mimarı aslen de Anadolulu Priene kentli olan Hippodamos’un planlarına göre kurulan kentin birbirini kesen ızgara planlı caddeleri ve dört kapısı varmış. Çandarlı türbelerini, kentin simgesi olan ünlü Yeşil Camii’yi, Nilüfer Hatun İmaretini ve 1260 yaşındaki çınar ağacını gördük.  Bundan sonra ilk kitabeli Osmanlı camisi olan Hacı Özbek Camiini ziyaret ettik.(1332)  Sonrasında da dinlenmek ve sakızlı kahve içmek için çok hoş bir mekan olan Süleyman Paşa Medresesinde bahçeye konuşlandık.Burada hem bir şeyler içip dinlenebilir ve hem de çini atölyelerinden küçük alışverişler yapılabilirdi.İlk kez görenler bu medresenin sanki yüz binlerce yıllık gibi duran kadim yapısına ve asude bahçesine hayran kaldılar , tabii ki kahvelere de.
  


 Saatler de hızla ilerliyordu , yola çıkmalıyız.Antik dönem çini fırınlarını görerek meydana geldik ve 5.y.y.dan kalma Ayasofya’ya girdik.Osmanlı fethi ile camiye çevrilen ama mihrabı ile hiç oynanmayan bu kadim kilisenin azameti her halinden belli idi.Özellike yüksek rütbeli din adamlarının toplantı yeri olan naostaki minik odeon misali yapı çok benzersiz idi.İznik’den son nevaleleri alıp tekrar yola koyulduk , istikamet Elbeyli beldesi.
   Elbeyli’de eski Konstantinopolis/Nicaea/Kudüs hac yolları güzergahında M.S.1.y.y.dan kalma bir yol anıtı , işareti gibi olan “obelisk” yani dikilitaş vardır.Günümüzde meyva bahçeleri arasında kamlı olan bu dikilitaş , tüm görenleri şaşırtmaktadır , azameti ile.Dönemin Nicaea valisi Cassius tarafından dikilen bu taşın en üst parçası yerinden düşse de diğer 5 taş , tam 2000 yıldır dimdik ayaktadır ve buradan gelip geçmekte olan yolculara da yön vermektedir.




   Gölün kuzey kıyıları boyunca hızla yol alarak son durağa Orhangazi’deki “köfteci Yusuf” a uğradık.Akşam olmuştu ve acıkmıştık tekrar , gelsin köfteler ve dahi kaymaklı ekmek kadayıflar.Uzun süredir hiç bu kadar lezzetli köfte ve ekmek kadayıfı yememiştim. Fiyatının cazibesi de cabası. Yedik içtik masada bir kuş sütü eksikti. Ve 4 kişiye gelen hesap 55 TL idi
   Bu denli bol gezmeli ve dahi görmeli bir günün sonunda yine de vakitlice bir saatte döndük , kürkçü dükkanına , dağarcığımızda nice görsel ve d
amaksal lezzetler biriktirmiş olarak.
__._,_.___